Friday, May 22, 2015

Some art philosophizing for a Friday evening

At what point does anyone earn the right to call themselves an artist?

Who is an artist? If you look at Instagram, half the world I presume. Does anyone who can yield a pencil or brush justifiably and legitimately become an "artist" by definition?

Not that I oppose to it. My problem is that by that extremely wide and admirably forgiving definition I am definitely an artist, yet I can never use that word for myself comfortably. It just doesn't fit.

Is what I do really art?

The sheer vagueness of what defines or constitutes art has always been a problem that intrigues me. To me there needs to be that very intangible thing, that very something behind and over the skill that goes into the creation of the work in order to make it "art". But then, does the fact that that something may not be shining through the work itself mean it is not there, that it was not there during the process?

Am I still having too much difficulty peeling off the Romantic layer draped over this issue so long ago?

Does anyone know what art is at this age? Aren't we way past post-structuralism? What happened to art afterwards?

I'm definitely really behind in doing some art history reading, but it begins feel like I've lost sight of the line between the realms of art as it exists and is practiced, and of art history that busies itself with its philosophizing. (Did I invent the term by the way? Is there such a word? If yes, is art-philosophizing out of the realm of art history?)

"Hi everyone. I am artist."

Maybe it is the English language and how the word has come to possess an everyday meaning in it, rather than the grander meaning I associate with it as a non-native speaker. Translate it into Turkish and you get an even grander word that carries tons of worlds within. Just imagining how it would sound if I said I'm an artist in Turkish:

"Merhaba, ben sanatçıyım."

Laughable. Not just me but anyone who'd voice that sentence would sound outright ridiculous or simply overly presumptuous.

So I can minimize my problem to a single question. Artist is obviously a public good term in English. So what is its equivalent in Turkish? Because it is definitely not the word you'd find in the dictionary.

So hi eveyone! I am a drawer.

... At least it's decidedly non-Romantic!

(The less obvious but bigger question must be why this post is in English at all considering its central issue. Believe it or not, my non-existent reader, it is much easier to philosophize in English about these topics. Translate terms into Turkish and it looks/feels alien.)

So I'm done being unable to conjure a solid argument and convince myself for tonight. Until it comes back to nag me some other time..

Sunday, May 10, 2015

Suluboya Maceraları II: Çelenkler ve Kuşlar



Suluboyaya iyice sardım.. Ama böyle olacağı belliydi zaten. Geçtiğimiz hafta, pek severek takip ettiğim inkstruck'ta bir suluboya çelenk tutorial'ı yayınlandı. Tamam, tam bana göre dedim, attım elimi fırçaya - ama tutun ki suluboyalarımın en sık kullandığım iki rengi, sarı ve beyaz tamamen bitmiş. Hoppala.. Ne yapacağım? Bekleyemem ki Kadıköy'e yolumun düşeceği günü ki gidip malzemelerimi tamamlayayım, hevesim kaçar. Ne yaptım; kötü bir şey. Gerektiği yerde sarı ve beyaz suluboya yerine akrilik kullandım.



Tamam şimdi ya bir kaşınız havaya kalktı ya da omuz silktiniz. Ne var yani? Ne var'ı şu ki ne suluboyayı ne de akriliği tanımamış biri olarak ikisini karıştırınca ortaya çıkan boya epey gıcık bir şeydi. Kıyamet kopmadı tabii, benim de resim yapma hevesim kursağımda kalmadı, ama yine de, benden tavsiye, karıştırmayın bunları.

Sebebi de şu: suluboya opak ve canlı, zengin bir renk elde edebiliyorsunuz. Akrilikse sert, kapatıcı ve renkler düpedüz donuk. Fırçaya aldığım karışım ne kadar sulu olursa olsun, içinde akrilik olduğundan suluboyanın akışkanlığında olmuyor, yani karışımı kağıdın üzerinde itip kakmam gerekti epey. Renklerin soluşu canımı sıktı sonra.


Yine de bunca şikayet etmeme rağmen, birkaç denemeden sonra boyanın kıvamına alıştım. O da bana alıştı herhalde..































Bu çelenk işi gerçekten hoşuma gitse de, sanırım aslında onlara bakmayı kendim yapmaktan daha çok seviyorum. Bilmiyorum, çelenk formunda açıklayamadığım, beni zorlayan bir şey var. Ya da belki o anlamadığım şeyi çözebilmek için daha da çok uğraşacağım bu işle.

Bu arada tüm bu yaprak çiçek böcekten sonra nihayet malzeme stoğumu yenileyebildim neyse ki.(Buraya kocaman bir parantez açıyorum. Ben genelde kullandığım malzemeleri özellikle sanat malzemeleri satan bir yerden alıyorum. Şu an kullandığım -sarısı ve beyazı biten- suluboya seti 12 tüp boyadan oluşan Daler Rowne. Fiyatı gayet makul, kullandığım kadarıyla kalitesinde de bir sorun yok. Bugün fırçaları, kalemleri aldıktan sonra mağazadaki çalışanlardan birine suluboya sordum. Onca çeşit boya içinde adam beni ufacık, kapağı kilitli bir dolabın önüne götürdü ve içinden bir kutu tüp boya seti çıkarıp gösterdi. Fiyat sordum. Öyle bir fiyat söyledi ki adam kalakaldım. Herhalde o kadar pahalı olduğu için kilitli dolapta tutuyorlar! "Suluboya fiyatları hep böyle mi?" diye sordum, evet, hep böyledir dedi ciddi ciddi. Başka yok mu peki? Yok. Bıraktım tabii, ama epey de bozuldum. Derken tesadüfen dükkanın bir köşesinde benim setin aynısı gördüm. Adamın gösterdiği setin fiyatının altıda biri fiyatı! Ama benim tam bir sete ihtiyacım olmadığından onu da bıraktım. Bunları "adını vermediğim ama Kadıköy deyince hangisi olduğunu muhtemelen anladığınız mağazaya gitmeyin" diye yazmadım, tabii- ama eğer Kağıtlık'ta çoğu zaman olduğu gibi kendi kendime yazmıyorsam ve bu yazıyı suluboyayla ilgilenen bir Allah'ın kulu okursa hani, böyle adamlara kanıp korkunç fiyatlar karşılığı profesyonel malzeme satın almaya kalkmasın, benden söylemesi. Uyduruk fırça hediyeli Faber Castell'in suyu mu çıktı? Çıkmamış, ben aldım, ondan biliyorum. Ama bu yazıyı henüz Faber Castell'i denemeden yazmıştım, bu hafta denedim - aşağıdaki kuşlar örnektir - ve bunun kesinlikle kötü olmasa da Daler Rowne kadar iyi olmadığını gördüm. Suluboya doğal olarak kuruduğu zaman birazcık soluyor zaten, ama tüp boyalarla yaptığım ağaç dallarında renkler gayet canlı kalmıştı. Demek ki, arada pek fazla fiyat farkı olmadığına göre bulursanız Rowne, Castell'e yeğdir. Hazır malzemelerden bahsetmişken- palet almaya da gerek yok fikrimce. Belki biraz fazla elim sıkıdır bilmiyorum, ama ben mutfak dolaplarının birinin dibinde eski bir buz kalıbı buldum, onu kullanıyorum. Maymun iştahımla her heves ettiğim şeye malzeme alacak olsam çoktan batmıştım. :)

Bu arada, uzun zamandır istediğim çizim kalemlerinden de aldım - suya dayanıklı mürekkepli olanlardan. Onları test etmek için de kuşçuklar çizdim. Pinterest yokken ne yapıyorduk biz sahi?







Blogu seyrek güncellesem de Instagram'a sık sık bir şeyler koyuyorum, yani yine teorik olarak bu yazıyı birileri okudu da sonunda geldiyse, Instagram'a da beklerim kendilerini. Sağlıcakla kalınız.

Sunday, April 26, 2015

Origami Güller II


Origami çiçek macerasına başladığımdan beri gözüm güllerde, ama şu Kawasaki gülleri öyle zahmetli görünüyor ki gözüme.. Yine de geçen gün bir akşam youtube'da bir video bulup kolay görünen bir versiyonunu denedim. Fena olmadı, yalnız tek başına, yapraksız ve dalsız olduğu için biraz üzgün görünüyor.


Bence origami çiçeklerin bir özelliği tek başına hoş görünmemeleri (Coleman'ın çiçekleri ve o güzelim Kawasaki gülleri hariç!). En hoş etkilerini dalları, yapraklarıyla birlikte buket haline gelince veriyorlar.

Daha önce -çook önce- origami gül yapımıyla ilgili bir yazı daha yazmıştım blogta. Bu kez daha kestirme bir şey yapacağım. O kadar da uzun olmayan bir süre önce origami nilüferleri anlatmıştım hani; bu kez o nilüferi "bozup" güle çevirdim. Yani anlatacak yeni pek bir şey yok!


Nilüferde çiçek ve yaprak rengi olmak üzere iki renk kullanılıyor; gül için elbette hepsi tek renk, "yaprak" sayısı aynı (12). Yalnızca normalde yaprak olarak dışarı doğru kıvrılan son katmanı, çiçek yapraklarını kıvırmaya devam ederek bitirmek gerek. O kadar bariz ki ne olduğu, anlatınca daha saçma oldu.. Yani bütün katmanlar yukarı doğru, çiçek olacak şekilde kıvrılıyor.

Her bir taç yaprağın ucunu kürdanla dışarı doğru kıvırırsanız şöyle bir şey oluyor:


Origami çiçeklerle ilgili ikinci bir şey, tüm çiçekleri aynı boyda yapmaktansa irili ufaklı yapmak her zaman daha doğal bir görüntü veriyor.

Yaprakları anlatmama gerek var mı? Kulaklarını çınlattım ya Coleman'ın, bunlar da onun origami bonsai yöntemiyle yapıldı. Neyse ki kendisi gül yaprağı yapımını bir videoyla gösteriyor, benim tekrarlamama gerek yok. Tek diyeceğim, yaprak rengi nasıl kağıt isterseniz kullabilirsiniz elbet ama ben mümkün mertebe doğal görünmelerini sevdiğimden önceden suluboyayla boyadığım kağıtları kullanıyorum. Çok değil, iki veya üç ton yeşil kullanarak boyadığınızda yapraklarınız çok canlı bir doku kazanıyor.


İrili-ufaklı yapma meselesi güller kadar yapraklar için de geçerli. En iyisi üç boy belirlemek: gülleri dallara yapıştırıken her dalda en altlara en büyük, en uçlara en küçük yaprakları yapıştırın.


E voila.



Bu yazıya"Anneler Günü yaklaşıyor" gibisinden bir girizgah yapacaktım ama blogu reklama dökmek gibi geliyor o zaman. :) Tabii bu origami güllerin bence çok tatlı bir anneler günü hediyesi olacağı gerçeğini değiştirmiyor!

Sunday, April 5, 2015

Watercolor Florals, An Antique Italian Painted Cabinet, and a Golden Quilling Motif.


We're already in April and this is the first post of 2015 on Kağıtlık.. It's atrocious, but I blame Instagram for it. It makes sharing snapshots so easy that my inborn laziness thrives on it. Never mind that I've not been able to create something worth sharing or making a blog post about in ages.

But here I am, and I have a couple of things to share. The rectangular white cardstock pieces I had left over from a big gift box order are still aplenty and they occasionally compel me to bring out the watercolors and paint some florals. Here are a few of them.






I don't remember exactly what I was looking for, but a while ago I found myself looking at some lovely antique painted furniture on Pinterest. I came across this lovely cabinet and decided to give the acrylic paints a try with it.



I used copy paper (drew one corner and transferred it to each side of the paper to complete the image) simply because I needed it to be as symmetrical as possible.








 Strangely, when you look at it after rotating it 90 degrees, it makes a pretty carpet design too.


And let me finish with a quilling design that came about on a weekday. Hopefully the next one won't take as many months..


Sunday, December 7, 2014

Suluboya Maceraları



Suluboyaya özendiğim kadar korkarım da kendisinden. Blogdan da anlaşılacağı üzere genelde el uğraşılarından çekinmiyorum; bir şey gözüme hoş göründü, heves ettiysem, mutlaka bir ara cevvallenip deniyorum. Hani genelde kıvırıyorum da böyle şeyleri, ama becerebileceğimi gördüğüm an da hevesim kaçıveriyor. İşte tam da bu yüzden suluboya çok büyük bir zorluk, o kadar da büyük bir zevk benim için.

Çok uzun zamandır kedinin ciğere baktığı gibi içli içli bakıyorum suluboya resimlere. Hele o botanik çizimler yok mu! Salına salına açılmış her bir çiçek yaprağı, nazenin kıvrılmış yapraklarda her bir damar, asil hindibanın her bir tohumu... Nasıl bir zerafet! En ince detayına kadar aynı resim herhangi bir başka teknikle yapılsa aynı etkiyi kesinlikle yakalayamaz.

İlk suluboya denemelerim -birkaç sene öncesinden- o kadar fenaydı ki boya kuruyup sonucu görür görmez hepsini attım sanırım. Aman Allahım, nasıl kötü görünüyor o renkler kağıdın üzerinde, sanki suluboya fırçasıyla ince ince uğraşmamışım da yanlışlıkla badana fırçasını kağıdın üzerine düşürmüşüm, öyle fena! Tuhaf kahverengi bulamaçlar, acayip gri tonları.. Halbuki yeşiller, mavilerle başlamıştım işe, nasıl oluyor da tüpten ilk çıktığından pek albenili o güzelim renkler yok oluveriyor? Pigment işine akıl sır ermiyor! Defalarca bir elimin altındaki malzemeye, bir ekrandaki suluboya şaheserlere bakıp ikisini bir araya getirmekte zorlandığımı biliyorum. Allah Allah, ne ola ki bu işin sırrı?

Sırrı çözmüşüm gibi konuştuysam affola- nerede? Ama galiba ucundan kıyısından anlamaya başladım; hani kilitli bir kapıydı sanki de sonunda şöylece bir aralayıp içeri usulca göz atmayı başardım.

Düştüğüm ilk ve en büyük hata, suluboyayı yağlıboya ya da akrilik gibi düşünmek, öyle kullanmaya çalışmakmış. Yağlıboya yoğundur, kapatıcıdır. Tuvale bir rengi sürüp üzerine başka bir renk sürdüğünüzde renkler birbirine pek karışmaz, koyduğunuz gibi duruverir. Kontrol etmek müthiş bir maharet istemez yani, fırçada ne varsa tuvalde de aynısı vardır.

Suluboyada fırçaya aldığım rengin kağıtta neye dönüşeceğini kestirebilmek zaten herhalde bu işin yarısını çözmek demek. Fırçadaki boyanın yoğunluğunu kontrol etmek, katman katman gitmek, ıslak kağıt üzerine çalışmak, farklı katmanlar boyarken alttakinin kurumasını beklemek, resim tamamen kuruduktan sonra ciddi şekilde değişiyor olması... Velhasıl, suluboyayla ilgili vardığım yargı, "nasıl çalışırsam en sonunda ortaya ne çıkacak?" sorusunun cevabını az çok kestirebilecek hale gelinceye dek denemek, denemek, denemek gerektiği.Yani suluboya resim yaparken işler pek çizgisel yürümüyor, yarısına geldiğinizde resmin yarısı ortaya çıkmış olmuyor; siz bir şeyler yapıyorsunuz yarı kestirerek, yarı edindiğiniz tecrübeye dayanarak, durup bekliyorsunuz, ve resim bitip kuruduktan sonra hep birden ortaya çıkıyor.

Burada bir parantez açıp bu yazdıklarımın, şunun şurası birkaç haftadır suluboyayla uğraşan birinin kendi kendine ne çıkardığından ibaret olduğunu hatırlatmam gerek sanırım - olur da ciddi ciddi uğraşmaya devam edersem bunların değişme ihtimali gayet büyük. ;)

Ben yapı olarak başlangıçlara pek tahammülü olmayan biriyim. Yeni bir şey öğrenmeye "baştan" başlayamıyorum, ortaya iyi veya kötü bir şey çıkarmak için "önce öğrenilmesi gerekenler"i aradan çıkarmak bana müthiş bir zaman kaybı, hatta bazen düpedüz saçma geliyor. İşte bu yüzden geçen gece birden bire büfeden en sevdiğim porselen fincanı çıkarıp üzerindeki güllerin çalakalem bir eskizini çizdim ve başladım boyamaya, aklımda suluboyayla ilgili belli belirsiz birkaç kulaktan dolma bilgi kırıntısı, gözümün önünde zamanında izlediğim bir-iki videodan kalan bulanık görüntülerle..



Bu gül resmini yaparken fırçaya aldığım boyanın yoğunluğunu ve akışkanlığını, ne durumda ortaya ne çıktığını görmek ilginç oldu. Yaprakları, dalları çizerken ince fırçaya nispeten yoğun (bol değil, yalnızca az sulu) boya aldım, böylece neredeyse kalem gibi kullanabildim. Daha "ilüstrasyon" tarzı yapraklarda ince firçayla, az sulu boyayla, küçük küçük çalışmak gerekiyor sanırım. (Yine "sanırım" anahtar kelime.) İş güllere gelince bu tabaka tabaka çalışma işini denedim: önce her birini çok çok sulu bir tabaka asıl renkle boyadım, biraz kuruduktan sonra daha az sulu bir orta ton, onun üzerine daha da koyu bir ton, ve sonra gölgeler... Eh, en azından teoride öyleydi! Görülgüğü üzere her biri birbirinden farklı oldu.



Derken, bunlar kuruyadururken aradan iki hafta geçti -o arada kaç kitap devirdim, kaç rika kelime söktüm, kaç kere dönem sonunun yaklaştığını fark edip panik yaptım tam emin değilim- ama dün ancak akşam vakti yataktan çıkacak enerjiyi bulunca yine gecenin bir vakti kendimi önümde çalakalem bir eskiz, fırçayı boyaya bandırırken buldum.




... ve gece saat ikide ortaya şöyle bir şey çıktı..


Gördüğünüz üzere meyvecikler pek düzgün, pek pürüzsüz, pek gerçekçi.. ;) Dedim ya suluboyadan hem korkarım, hem çok zevkli diye.. Şu birkaç haftada o korkuyu biraz azaltacak kadar bir şeyler keşfettim kendisiyle ilgili. Bilmediklerim daha çok, çok fazla, bu yüzden o korku azalırken zevk giderek artıyor. Mesela katmanları az çok anladım, ama giderek koyulaşan katmanlar nasıl birbirine yedirilip pürüzsüz bir doku elde ediliyor?

Bilmiyorum, ve bazen henüz bilmiyor olmak gerçekten çok güzel... Bir sonraki suluboya maceram sanırım Ocak ayı ortasından önce Kağıtlık'a varamayacak, o zaman kadar sağlıcakla kalınız efendim..



Sunday, October 12, 2014

Origami Zarf Yapımı - DIY Origami Envelopes - Business Card Holder


 
Etsy müşterilerime gönderdiğim paketlerin içine bu yaz etiketlerle birlikte bastırdığım kartları öylesine koymak pek içime sinmiyordu. Avare avare gezinirken Youtube'da harika orgimi videoları olan Leyla Torres'in iki dakikalık origami zarflarına rast geldim. Öyle zahmetsiz, öyle de sevimliler ki, kartları içine koymak için harika oldular. Dün bütün gün uğraşıp bir muhallefat transkripsiyonu bitirip, sabah ezanına kadar da okumalarımı tamamlayınca, hafiften uykusuzluğa rağmen pek huzurlu bir şekilde bloga geldim. Fotoğrafları çekmek o kadar kolay oldu ki bu kez, bu zarflara olan muhabbetim daha da bir arttı. :) Umarım sizin de işinize yararlar efendim.


Ne lazım?

İstediğiniz desende kağıt elbette. Kart koyacaksanız 15x15cm ideal boyut. Başka? Hiç. Bu kadar. Yalnızca kağıt! Kolay gele.

I was going through Leyla Torres's wondeful origami videos on Youtube when I stumbled upon these lovely origami envelopes. They're unbelievably easy and quick to make, and are especially perfect for holding your Etsy business cards, as I use them for mine. The only thing you need is 15x15cm scrapbook or origami paper. You can find the original video for this envelope, demonstrated by Torres, in the link an the bottom of this post. Enjoy!


Kağıdın ucu düz kenara tam gelmeyecek, yarım santim kadar yukarıda gelecek şekilde katlayın.
The tip of the paper you're folding will stop about half a cm short of the below edge.
Diğer katı da aynı şekilde, alttaki üçgenin ucundan yarım santim yukarıda kalacak şekilde katlayın.
Again, the tip of the second triangle will be half a cm short of the tip of the first triangle you're folding it over.
Her iki kenarı da üçgenin kenarlarına denk gelecek şekilde katlayın. İki uç biraz üst üste gelecek.
Fold both right and left side to align with the edges of the triangles. Their ends will overlap a little.
Sağ ucu sol tarafın "cebine" sokun (veya tersi). İnanır mısınız bilmem ama bitti bile.
Insert one end of the overlapping flaps into the other... and viola. It's done!

Zarfın rengine uygun bir parça washi tape'in de zararı olmuyor hani..
A coordinating colored washi tape doesn't hurt to wrap it all up visually.


Leyla Torres'in orjinal videosunu da burada bulabilirsiniz:
http://www.youtube.com/watch?v=x4cbqUddvPA&index=44&list=PL21DB39F4F33E0FAE