Showing posts with label tarihçilik. Show all posts
Showing posts with label tarihçilik. Show all posts

Monday, January 28, 2013

Biraz eski ev edebiyatı..

Bugün anneme dedim ki, "bir köşkü kurtaracak kadar param olsa keşke.."

Güldü annem. Biraz acıyla, "kızım, o parayla üç tane yeni ev alırsın," dedi.

"Ben yeni ev istemiyorum," dedim sıkıntıyla. Aklımda hâlâ Yakacık'taki o tepede, çamların arasında belli belirsiz seçilen beyaz köşk vardı. Toplasanız iki kez gördüm o köşkü, üstelik gördüm dediğim, hızlıca yüksek bir duvarın önünden geçerken başımı arabanın camından çıkarıp sık çamların arasında 'ben buradayım' diye fısıldayan beyaz ahşabı, gökleri delermiş gibi yükselen üç katını bir göz açıp kapayıncaya dek zihnime nakşetmekten ibaret..

Kısa bir suskunluktan sonra "İstanbul'da olması şart mı bu köşkün?" diye sordu annem. Otuz yıldır burada olup İstanbul'u bir türlü sevmeyen annem. "Anadolu'da da eski köşkler, konaklar var mesela." İnatla başımı iki yana salladım. Sanırsınız ki gerçekten köşk satın alacağım; beş dakika süren dört satırlık bir diyalogta, acı-tatlı bir oyun oynuyoruz. "Olmaz," dedim, "başka yerin köşkü olmaz." Güldüm sonra kendime, ama içimden ağlamak geliyordu. "Kedi ulaşamadığı ciğere..."

Kendimi bildim bileli eski bir İstanbul evinde yaşama hayali kurarım. Zaman olur, mütevazı kalır bu hayal; Moda'da, Bostancı'da, Erenköy'de, caddeye bakan yüksek bahçe duvarının gerisinde minik taş avlusu, arkasında düzensiz, kendi halinde, birkaç meyve ağacıyla -illa ki bir incir olacak- minicik bahçesi, iki katlı bir İstanbul evi işte. Ve tavanarası. Çünkü tavanarası olmazsa hayalin anlamı kalmaz.

Sonra sonra büyüdü o hayal. Değişti. Acıdı. Artık içinde yaşamayı düşünemiyorum eski evlerin, artık tek istediğim - hani gerçek olması hakikaten imkansız, mümkün olsa bile çok saçma olacak hayaller vardır ya - artık sadece istiyorum ki tek tek, hiç birini atlamadan, İstanbul'un bildiğim, bilmediğim her köşesindeki eski, harap, terk edilmiş köşkleri, evleri, kurtarsam.. Hayır, benim olmasınlar; hayır satın almayayım onları, ama sadece, bir şekilde, nasıl olursa olsun, İstanbul'un ahşap evleri artık yok olmasın.. Dursun bu süreç. Zaman dursun... Yapmasın bunu.

"Bakma," dedim anneme sonra, "ben de bilmiyorum neden böyle olduğunu. Normal olan, doğal olan bu değil mi zaten? Binalar, şehirler eskir, eskiyen yıkılır, yok olur, yerine yenisi gelir.. Bu hep böyle devam eder.. Öyleyse neden ben...?"

Hakikaten... neden ben böyle...

"Süheyl Ünver adını duymuş muydun?"

"Duydum, ama kim olduğunu bilmiyorum."

"Hoca Ali Rıza Efendi'yi biliyorsun, ressam olan.. Süheyl Ünver, onun öğrencilerinden. İstanbul'u adım adım dolaşarak her köşesini not düşmüş. Gördüklerine bildiklerini katmış, fotoğrafın lüks olduğu bir zamanda notlarının yanına, arasına çizimlerini düşmüş; metin resme karışmış notlarında; Osmanlıca, Latin harflerine..." Ekleyemedim aklımdan geçeni, "galiba sonunda benim de tek yapabileceğim Ünver gibi yapmak; kadere rıza gösterip, bir hayalini kurtarmaya çalışmak bu şehrin.."

~ * ~

Kadıköy rıhtımda, Deniz Otel'in hemen dibindeki ahşap evi bilirsiniz. O evi ilk gördüğümde lisedeydim. Otobüs önünden geçerken gözlerim ona takılıp kalmıştı; çatısındaki oymalı saçağa, tavanarasının minik yuvarlak penceresine, önündeki o koca çınara ve çınarın dibindeki dörtköşe, beyaz çeşmeye.

Neredeyse on yıldır o evin yavaş yavaş çürümesini, çökmesini, ölmesini izliyorum.

İlk önce çınarı kestiler. Geriye yana doğru eğilmiş, koskoca bir gövde kaldı, çıplak, kuru, ve vazgeçmiş.

Sonra panjurlar kapandı, kilitlendi, pencerelere tahtalar çakıldı.

İçine girmeye bile gerek duymadan önüne biriken madde bağımlıları mesken edindi sonra evi.

Bir gün, çınarın beyaz gövdesi de yok oldu. Bir zamanlar köklerinin olduğu yeri çevreleyen dört köşe kaldırım taşı kaldı yerine, tuhaf bir mezar taşı gibi.

Çatının çöktüğünü gördüğüm gün gözlerim doldu, kendimi vapura nasıl attım bilmiyorum. Karşıma sorumlu olabilecek herhangi biri çıksa, hırsımdan ne yapardım bilmiyorum.

~ * ~

Nispeten daha az kişi bilir Kartal sahildeki küçük ahşap evi. Hükümet konağının arkasında, dolmuş duraklarına bakan hani.

Geçenlerde sahilde yürürken o minik parkı geçip dolmuş durağına girdim. Niyetim, sürekli koşuşturmaca içindeyken baktığım evi daha yakından incelemekti.

Banka oturdum. Kaşlarım çatıldı, bir değişiklik vardı evde.. neydi ama? Birden fark ettim; evin ikinci katının yarısı tümden betona dönmüş. Ne ara oldu bu? Farkında bile değilim!

Sonra sonra bir başka zaman, o evin ön cephesinin baktığı sessiz sokaktan geçtim. Ne kadar güzel, güleç yüzlü bir evmiş meğer! Denize, caddeye arkasını dönmüş, kamburunu çıkarmış, ama kapısının, pencerelerinin oymaları tertemiz, güzelim bir evcik..

İçinde oturanlar var, bu iyi mi, kötü mü bilmiyorum. Yıkılmaz belki. Çökmez, yakılmaz.. Ama değişir. Betonlaşır giderek. Gider, yerine bir apartman dikilir. Denize neredeyse sıfır, merkezde, dolmuş durağının dibinde - bugün kim kaçırır böyle yeri...

Belki bu acımada, bu serzenişte, biraz da kendini bilmezlik var.. biraz da şımarıklık, bütün bu evlerin, şehrin sahibi benmişim gibi, biraz tepeden bakmak..

"İstanbul elden gidiyor" edebiyatının olmazsa olmazları...

~ * ~

"Eskiden eskinin kıymeti, kullanılabilirliğindeymiş," diye konuşmuştuk bir başka sefer. "Ama eski kıymete binince, kullanılacak olan, bakılacak hâle gelmiş." Zamana dokunmak gibi gelir ya eski bir şeye yakın olmak. Müzelerde insanın her zaman pek de kolay duyamadığı o his, belki kendi ailesinden kalma bir yadigar karşısında çıkar gelir; büyükannemin kısa yeleği, dedemin dükkanındaki terazi, şu veya bu.. Üzerinde birilerinin izi kalmıştır eşyanın, değeri bundan gelir.

O iz galiba insanı eski köşklere, harap binalara çeken. Kimi insan -aslında çoğu insan- durup tahayyül etmeye çalıştığını söyler, kimler yaşamış, neler yaşamış bu köşkte. Ben yapmam bunu, hiç yapmadım. Düşünmem. Çünkü o iz, o cazibe... aklı geçip doğrudan gönle dolan etkisi geçmişin.

Neden değil.. ama galiba bir açıklama.

~ * ~

Nazan Bekiroğlu'nun Nar Ağacı'nı okuyorum. Uzun zamandır satın aldığıma gerçekten memnun olduğum tek roman. Uzak olmayan bir tarihin samimi ve derin bir hikayesi. Tavsiye edilir.

Sunday, January 29, 2012

Küçük, komik tesadüfler; ya da Tarihçiyle Dedektifin Tuhaf İlişkisi

-ya da tesadüfî keşifler!

Üzerinde çalıştığınız konularda bazen küçük, komik şeyler keşfedersiniz hani; hiç beklemediğiniz bir anda, hiç beklemeyeceğiniz şekilde bir kitabın satırları arasından bir şey fırlayıverir --bir 'ip ucu'-- ve işte o ipin, aslında çok başka şeyleri nasıl da bağlayıverdiğini fark ederseniz heyecanla. Sanki zaman zaman üzerinde uğraşıp, hiçbir vakit bir sonuca varmadan aklınızın bir köşesine kaldırdığınız bir parçalar, fikirler yığını birden, o satırların arasından çıkıveren o 'ip ucu' ile birleşiverir; bir şeyler bir araya gelir, bütünleşir, ve siz o bütünü mümkün kılan 'ip uçlarını'n nereden geldiğini bilen tek kişi olmanın hafif isterik, heyecanlı tadını duyarsınız. Sadece size ait bir sır gibi, kendi zihninizdeki düşünce ağlarının nasıl örüldüğünü bilen tek kişinin yalnızca siz olduğunuz gerçeğinin verdiği o tuhaf zevk.

Tarihçiliğin büyük oranda 'dedektiflik' olduğu malumdur; kaynaklarda iz sürmek, izlere temkinli yaklaşmak, muhtemel sonuçlar çıkarmak ve ortaya bir tez sürmektir aslında mesele. Bir başkası sizden sonra başka izler bulur, ya da sadece var olan izleri farklı şekilde yorumlar, ve bambaşka bir sonuca varır. Sonuçta ortada gerçek yoktur, muhtemel gerçeklikler vardır; sürekli değişmeye, kabul ve retlere açık, kaypak bir zemin. Araştırmacı, bu çoğu zaman hiç de emin olmayan zeminde az çok tutunabildiğinde, biraz dik durabildiğinde "hatırı sayılır tarihçi" oluyor olsa gerek.

Bir zamandır BBC'nin modern Sherlock Holmes uyarlaması olan Sherlock dizisini takip ediyorum. Şimdiye kadar hiç ilgimi çekmemiş olmasına rağmen -belki biraz da aslında uzun zamandır Viktorya dönemi İngiliz edebiyatı konusuna epey uzak olduğumdan- Conan Doyle'un orjinal roman ve hikayelerini okumak aklımdan bile geçmemişti, fakat yakın zamanda kendimi www.online-literature.com sitesinden bu hikayeleri okurken buldum. Malum, Holmes'un en büyük özelliği 'çıkarım'larıdır; dikkatli gözlem, bu gözlemlerin ortaya çıkardığı kanıksanamaz gerçekler -facts-, ve bu gerçeklerin nisbeten sağlam bir mantık zinciri içinde birbirine bağlanmasıyla olayları çözme yöntemidir bu. Tamamen 'mantıklı'dır, -Doyle'a göre elbette-, tam da bu yüzden sağlamdırlar. Kısaca, ya da başka şekilde söylemek gerekirse, bilimsel bir yöntemdir bu, iflah olmaz şekilde bilimsel.

Daha önce okuyup bitirdiğim fakat tezim çerçevesinde bazı kısımlarına tekrar bakma ihtiyacı duyduğum bir kitapta birden karşıma çıktı Sherlock Holmes. Yazar, görsel malzemenin tarihçiler tarafından nasıl kaynak olarak kullanılacağını etraflıca inceler ve tartışırken birden Sherlock Holmes'la karşılaştım, bir sayfanın başında; derin, tok bir ses, hafif kendini beğenmiş bir tonla konuşurken hem de: "Giysi kollarının önemini anlamanızı asla sağlayamam... ayakkabı bağlarından sarkan büyük mevzuları da."

Aslında kitabın yazarı Peter Burke'ün tarihçilere söylemek istediği şey tam da bu; resimleri, fotoğrafları, imgeleri inceler, onları tarihyazımı için kaynak olarak kullanırken giysi kollarının ne kadar önemli olduğunu unutmayın. Hele ayakkabı bağlarından sarkan büyük mevzuları asla! Sonuçta aynı dönemde benzer konularda resim yapan A ressamıyla B ressamının giysi kollarını resmetme biçimleri pekala iki şahıs -veya dahil oldukları akım, çevre, vesaire- hakkında birbirinden çok farklı sonuçlara götürebilir tarihçiyi. Burke, bunu kendisinden önce söylemiş olan Holmes'un bir tür saygı duruşunu hak ettiğini düşünmüş olabilir, ya da onun bunu söylemek için kendisinden daha uygun bir sesi olduğunu. Haklıdır da.

En tutulan tarihi romanların, kahramanın bir gizemin peşine düştüğü kurgularla yazıldığı malum. İki örnek; biri yabancı, diğeri yerli: Umberto Eco'nun klasikleşmiş Gülün Adı; bir de İskender Pala'nın Katre-i Mâtem'i olsun. Tarihi romanın sabitleri üzerine bina edilmiş iki anlatı -cinayet, entrika, aşk, ve kitap tanıtımı yapılırken kullanılabilecek klişeleşmiş diğer kavramlar. Nihayetinde bir gizemin çözülmesidir kilit nokta; okur çoğu kez hiçbir anlamı yokmuş gibi görünen dağınık kanıtların ortasında bulur kendini, ve roman boyunca yavaş yavaş bir şeyler bir araya gelir, sonunda anlamlı, mantıklı bir şekilde her şey birbirine bağlanır ve okuyucu bir rahatlama hissiyle kapatır kitabı, çünkü gizem çözülmüştür.

Tarihçi de aslında böyle yol alır; tarihî romanın okuru gibi. Çalışacağı konuya ve döneme göre, kendisini bir sürü darmadağın, görünüşte birbiriyle bağlantısı olmayan bir sürü kaynağın -izin, kanıtın- ortasında bulur. Yapılacak şey bellidir: kaostan anlam çıkarmak. Romanın ön ve arka kapakları gibi, belirlediği zaman aralığı onun başlangıç ve bitiş noktalarıdır. Ama aradaki en büyük fark, tarihçinin aynı anda hem okurun, hem de yazarın rolünü üstlenmesidir; kurguyu yapacak, "tarihi yazacak" olan odur, bunu yapmak için "okuyacak" olan, ve bu süreçte her hayal kırıklığını ve her keşfin heyecanını yaşayacak olan da o.

(Tarihle edebiyatın karmaşık örgüsünü çözmeye, tarihe bilim kisvesi altında mumele edip onu edebi köklerinden ayırmaya çalışmak en hafif tabirle absürddür fikrimce. Adı "tarihyazımı" olan bir uğraş, edebiyattan ne kadar çözülebilir ki zaten?)

Tarihçilik bir anlamda dedektiflik, evet. Fakat olayları çözdüğü kadar kurgulayan da bir dedektif tarihçi. Tarihçiden azade tarih yoktur çünkü; geçmiş vardır yalnızca. Galiba tarih bir yerde, geçmişe bakış açılarımıza verdiğimiz isim sadece. Aradaki fark bu.

(Küçük keşifler birden büyüdü; çünkü bu yazıyı yazarken ben, üniversiteye başladıktan tam yedi sene sonra, ilk kez birinci sınıfta karşılaştığım merkezî bir tarihyazımı problematiğine kendi cevabımı -ya da kendi kabul ettiğim cevabı- buldum.)

Kendisinde böyle konularda -dir'li, -dır'lı cümlelerle yazma hakkını gören hafiften ukalalığı da haiz..

Tuesday, January 17, 2012

Notlar

Önce, (nisbeten) yeni iki kitap:

-Şehir ve Kültür: İstanbul, 2010 yılında İstanbul İl Kültür ve Turizm Ajansı'nın katkılarıyla basıldı. Kitap, Ekim 2011'de gözden geçirilerek ve bir ekstra bölümün eklenmesiyle bu kez Profil Yayınları'ndan çıktı. İstanbul yazarlarından akla ilk gelenlerin hemen hepsi bu kitapta bir araya gelmiş: Murat Belge, Haluk Dursun, İlber Ortaylı, Beşir Ayvazoğlu, Sinan Genim... Ortaya kapsamlı ve kolay okunan bir "İstanbul şehir kültürü" kitabı çıkmış.

Kitabın 2010 basımının .pdf hali, İstanbul İl Kültür ve Turizm Ajansının sitesinde mevcut: http://www.istanbulkulturturizm.gov.tr/belge/1-93628/sehir-ve-kultur-istanbul-kitabi.html

-Bizans: Yapılar, Meydanlar, Yaşamlar, görür görmez aldığım bir kitap. Bizans tarihi araştırmalarının zaten seyrek olduğu bir alanda bu toplama, IFEA'da 2005 yılında gerçekleşen bir dizi Bizans tarihi konferansının sunumlarını içeriyor. Sanıyorum 'Konstantiniyye'yi sahiplenişimizde 'Constantinople'ü göz ardı etmek içine sinmeyenler, bu kitabı zevk alarak okuyacaklardır.

Ocak ayı Toplumsal Tarih'inden notlar:

-Edhem Eldem, L'Illustration'dan Seçmeler köşesini genişletip, Henriette Browne adlı bir İngiliz ressamın İstanbul resimlerini incelemiş. Hem Oryantalism okumasına, bir kadın fail dahil olunca neler olduğuna değinmiş, hem de makalesi, görsel materyalin tarihyazımı için nasıl kaynak olarak kullanılabileceğine harika bir örnek teşkil etmiş.

-Ana dosya, Türkiye'deki arşivler meselesi. Bu makale oldukça aydınlatıcı ve bilgilendirici; Türkiye'de siyasetçiyle tarihçi arasındaki gerilimli ilişkiye yönelik yorumlar bir yana, bu dinamiklerin arşivlerin açılıp kapanmasına etkileri, ve tabii ki, ana başlıklar altında, Türkiye'deki en geniş arşivlerin hangileri olduğu anlatılmış.

-Arkeolojiyle ilgili iki çalışma var: Alamut ve Harput üzerine. Ayrıca, Yenikapı'daki kazı çalışmalarındaki son durum üzerine genişçe bir yazı da kaleme alınmış, ki büyük bir merakla okudum. (Ve yine 'acaba arkeoloji mi okusaydım?' sorusuna geri döndüm. Arkeologlar tarihi ellerinde tutarken, biz tarihçiler üstünde uçuyoruz galiba.)

-Son sayfada, bir kitaptan üç kısa alıntıya yer verilmiş: Konuşan Paralar: Tarih Boyunca Anadolu Kentleri ve Sikkeleri adlı kitapta farklı kentlerden sikkeler ve bu sikkelerle ilintili efsaneler anlatılmış. Alıntılanıp anlatılan üç sikkenin de çok eğlendirici hikayeleri var: biri, Çanakkale Boğazı'nın iki kıyısında yaşayan iki sevgilinin hazin hikayesi, biri ikinci eşinin yalanına inanıp kendi çocuklarını bir sandığa kilitleyerek nehre bırakan kralla ilgili, ve üçüncüsü de Büyük İskender'in Smyrna'yla ilgili rüyası hakkında.


-Diğer iki önemli konu, Dersim'le ilgili iki çalışma, ve Mete Tunçay'ın (tabii ki) 'Türkiye Solu' ile ilgili bir makalesi.

Thursday, December 15, 2011

Lisan-ı Kadîm Üzerine Birkaç Kelam


1 Rebiülahir 1314/9 Eylül 1896 tarihli bir dilekçeden alıntıdır:

"... saikâ-i zucretle mektebi terke mecbur ve sâye-i maarifvâye-i hazret-i tacidarda şimdiye kadar kesb eylemiş olduğu tahsili ikmalden mehcul olacağı mebnî fariza-i zimmet-i ubudiyyet olduğu vechile cânib-i seniyyü'l-cevânib hazret-i zıllullahîye isticlâb-ı da'vât-ı hayriye için bu bâbda atebe-i ulyâ-yı şevket ihtivayı hazret-i tacidarîden istirhama cüret olunmuş olmakla emr ü ferman hazret-i men lehü'l-emrindir."

~ * ~

Bir öğrenci okulu bırakmak zorunda kalmış, ve eğitiminin yarım kalmaması için okul masraflarının devlet tarafından karşılanması isteniyor. Hepsi bu.

Ben daha ne diyeyim? Benim bütün kelimelerim ikinci el!

~ * ~

Salınıp duruyorum bir sürü ikilem arasında. Çok fazla şeyi merak ederken, öğrenmek için ne kadar az vakit olduğunu fark ediyorum. Kendimi uçsuz bucaksız bir deniz deryanın içine atmışım meğer; can havliyle batmamaya çalışıyorum. Derine indikçe gözlerim açılıyor, ama dehşet, hayranlığı önceliyor, çünkü elimi uzatsam kolumu kaptıracağım sanki; bir tarafa biraz daha inmek istesem, sanki içinde yutulup kaybolacağım. Yüzmeyi biraz öğrendimse de dalmayı bilmiyorum henüz; korkum bundan herhalde.

Bazen Osmanlıca okurken göğsüm daralıyor. Nokta bir kenara, o upuzun metinlerde bir virgül dahi yok ya, sanki bütün sayfayı tek bir nefeste okuyup anlamam gerek gibi geliyor. Bir yerlerde durup derin bir nefes alıyorum bazen; bazen kırmızı kalemle bir nokta zorluyorum metnin ortasına. Akıp gidiyor çünkü; coşup gidiyor bu dil, ve dizginlemezsem kapılıyor, boğulup gidiyorum. Bir boğuşmacadır gidiyor aramızda.

~ * ~

Yazma okumaya ilk başlarken garip bir utangaçlık vardı üstümde; nihayetinde dört dönem Osmanlıca görmüş, her türlü el yazısını devirdiğimiz paleografya dersinden bile kalmama başarısını gösterebilmiştim(!). Sözüm ona, benim bu dili okuyabiliyor, anlayabiliyor olmam lazımdı. Ama bu işe birlikte başladığımız insanların azımsanamayacak bir kısmının benimle aynı durumda olduğunu öğrenmek, beni rahatlattığı kadar da kafamı karıştırdı. Muhtelif üniversitelerin tarih bölümlerinde okumuş, Osmanlıca dersi almış insanlarız çoğumuz. Ama ortaya çıkan acıklı manzara şu ki, buna rağmen bu dili hakkıyla öğrenmek, ancak şahısların ilgi ve insiyatifi ile okul ve üniversiteler dışındaki kurumların kalitesi ve erişilebilirliğine bağlı.

Liselerde seçmeli ders olarak Osmanlıcanın müfredata girmesi konuşuluyor. Girsin. Bu dile giriş ne kadar erkene çekilirse o kadar iyi; çünkü tarih bölümü bitirmiş birinin dahi Osmanlıcayı matbu seviyesinde şöyle-böyle okuyor olması fena bir durum.

~ * ~

Bugün arşivdeki hedefim belli oldu. Daha önce hiç arşive gitmedim. Hoca, bakacağım defterlerin yazısının 'son derece temiz' olduğunu söyledi ama, neyle karşılaşacağımı henüz bilmiyorum. Arşivlerden bahsederken Divanî yazıyı okuyamadığımı söyledim. Hoca hiç beklemediğim bir tavırla 'dert ettiğin şeye bak' der gibi bir jestle, bunun sadece alışkanlık meselesi olduğunu, kendisinin de rik'a yazısını hiç okuyamadığını söylemesin mi?

Ben ne diyeyim? Tebessüm ediyorum sadece.

Bir de arada bir kelime çalıyorum işte..



Monday, November 21, 2011

Manuscripts and New Boxes


Osmanlıca öğrenmek müthiş bir merak olmadı hiç benim için. Ama insanın, daha önce kendine hiçbir şey ifade etmeyen şekilleri sökmeye, anlamaya, anlamlandırmaya başlaması kadar büyük bir haz var mı? "Atûfetlü efendim hazretleri"ne hitaben İtalya sefaretinden Afrika kıtasındaki bir küçük "ahali-i islamiyye"ye gönderilecek kitaplar hakkında arzuhal okumak, nihayet, dedirtiyor bana, nihayet havada uçuşan teoriler yerine tarihin kendisine, aslına temas ediyorum. Nihayet elimde tutuyorum kanıtı, "anlatılanlar"ın "gerçek" olduğunun kanıtını. Nihayet, diye hissediyorum, tarihçi oluyorum. Bir adım daha ileri. Bir adım daha derine. Daha gerçeğe.

Tarihçilik, garip bir dedektiflik oyunu. Bir merakın peşine düşüp, taştan taşa sekerek bir yol çizmek çölün ortasından. Benim yolumun seninkinden doğru olduğunu kim ispat edebilir? Hep birlikte seksek oynuyoruz.

Kahverengi kutuyu anneme doğum gününde aldığım bir çift küpeyi koymak için yaptım. Kitap almak için girdiğim kırtasiyede süsler gözüme çarptı, aldım. Kutularda garip bir "Christmas" hediyesi havası var ama, tevafuk oldu diyelim.

Fotokopi arzuhallerle işim bitince onlardan da kutu yaparım belki. Pandora'nın Kutusu. Anlamı parmaklarımın ucunda duran el yazmaları, tam da kara kutu gibi değiller mi zaten?


I've never had a keen interest in learning Ottoman Turkish; what I learned has been for the sake of my profession. But now that I'm on to reading manuscripts, this has become an exiting adventure of discovery. Just as it is in learning any new language; with every word, with every phrase learned, a little more light shines in the darkness of a world long gone. To read petitions to the Sublime Porte from the Italian embassy about book to be sent to a tiny Muslim community in Africa.. Finally it feels like I'm one step closer to reality. Finally, instead of grippling around ungrounded theories, I'm holding proof in my hand that what's being told is indeed real. One step deeper into the past. 


It's a bizarre detective game, what I'm trying to learn. Making up paths in the middle of a dessert, plunging after a curiosity. Who can say my way is more correct than anyone else's? We're playing hopscotch, skipping form one thing to the next. Whatever we can find.

The brown box was for putting in the earrings I bought for my mother's birthday. I found the decorations in a stationary-bookshop while buying books, and couldn't resist. That the boxes have a Christmas-y air to them is pure coincidence.

When I'm done with the photocopy manuscript, maybe I'll make a Pandora's Box with it. These manuscripts have their own secrets, to be kept to themselves until I open them up. Wouldn't that be fitting?